30 Ağustos 2016 Salı

Sirkeci


80li yıllardı… babamın elimden tutup da beni Üsküdar’dan Sirkeci'ye götürdüğü günlerdi. Sirkeci’de ne yapardık nerelere giderdik hatırlamıyorum.  
hatırladığım sadece, saatçi vitrinlerine baktığıydı, 
benim 2003’den beri her Sirkeci’den geçişte Hayyam pasajına göz ucuyla bakmaktan kendimi alamadığım gibi.  
arabalı vapurda da portakallı gazoz alırdı bana. 
ben o gazozlara hep  “sarı su” derdim.  
sarıyı da çok severdi babam. 
tuzlu suları da…
bigün vapurda babamın yanına oturan bir bayana, “bu gemi babamın” demiştim. 
gülmüştü, 
inanmamıştı muhtemelen. 
bana göre tüm gemiler babamındı. 
tüm Necdet’ler kaptandı. tüm kaptanlar babamdı… 
hala öyle. 
ne zaman vapura binsem sizlerin deniz kokusu duyduğunuz lumbuz kenarlarında ben babamın kokusunu duyarım.

Sirkeci’de kaç gün geçti o günden sonra.

Tüm saatçi vitrinlerini de, İstanbul’u da alıp gelsem yanına…

24 Ağustos 2016 Çarşamba

hiçbir toprağa ayaklarım basmamış gibi bir yaz

ne kadar değişik geçti bu yaz. 2014’den bile daha değişik.
hiç gül reçeli yiyememişim gibi bir yaz, hiç kitap okuyamamış ya da hiçbir toprağa ayaklarım basmamış gibi bir yaz.
Çok değişik geçti bu yaz
babamı uğurladım
annemin annesi oldum
bir kedi daha sahiplendim
bir Cioran kitabına başladım ve bitiremedim
birkaç gece ağaç sesleriyle uyudum
birkaç sabah maviye bakarak uyandım
eksildim çoğaldım
gittim… kaldım…
işte böyle geçti bu yaz.
geçebildi mi onu da bilmiyorum

keşke geçse…

11 Temmuz 2016 Pazartesi

intihara saygı...


Bu yazı ölüm ve intihar içermektedir
Rahatsız olanların okumamasını öneririm…


Arapça “Nhr” kökünden türeyen ve “ölüm kararı alma” anlamına gelen bir kelime “intihar” 
TDK'da ; kendi yaşamını tehlikeye sokacak aşırı bir davranış ya da eylem" olarak tanımlanıyor.

Yaşayarak ölümü tehlikeye sokuyorsak peki?
Ölüme gidiş, aşırı bir davranış- eylem olarak tanımlanıyorsa, bunun tam tersi olan doğum da aşırı bir davranış ya da eylem mi?

İnsan doğumunu yönlendiremediği için ölümünü yönlendirmek istiyor olabilir pekala. Çünkü doğduğu andan itibaren yönlendirmeyi ve iktidar kurmayı sever insanoğlu. Daha bir bebekken sevdiği mamayı yemek ister, istediği zaman kendisiyle oyun oynansın ister, okul hayatında saçlarını kendi beğendiği gibi yapmak ister, disipline gitme pahasına da olsa kuralları yıkmak ister, istediği bölümü bitirip, istediği üniversitede okuyup, hayal ettiği mesleğe sahip olmayı ister, düşlediği kadar para kazansın ister, hayalindeki kişi ile evlenmeyi ister, çocukları olsun ister, çocuk olur bi çocuk daha ister, işi olur terfi ister, tabi bunları isterken yine bunlara dair yönlendirebileceğine inandığı milyarlarca dünyevi şey ister…ister..ister…
Mal mülk maddiyattan tutun da manevi olarak da hep doyumsuzdur insan. hep ister…
Peki tüm bunları isterken ve isteyip başarabildikleri için alkışlanırken, ölümü istemesi neden garip ve acizce karşılanır?

Ölüm bir çeşit boyut değiştirmekse, istenildiği zaman istenildiği yerde bu yolculuğa çıkma kararı almanın nesi gariptir? Bir insan yanmak, boğulmak, trafik kazası geçirmek, yaşlanıp yatağını kirletmek, depremde binalar altında ezilmek, cinayete kurban gitmek, terör saldırısında parçalanmak, savaşta kurşun yemek, kalp krizi geçirmek, alzheimer olmak istemeyebilir. İntihar etmeyen kesim bu saydığımız veya benzeri sonlardan biri ile hayatını noktalayacaktır muhtemelen. Buna mecbur mudur? Ölüm kararı vermek neden acizlik olarak tanımlanır?
İntihar kararı almak için bu dünyada bir nevi arabeskimsi acılar çekmiş olmak şart mıdır?
İnsan sabah uyanıp duşunu aldıktan sonra kahvaltısını yapıp, çayını-kahvesini yudumlarken, en rahat koltuğuna uzanıp, sevdiği bir filmi izlerken huzur içinde bir kutu ilaç içip ölmesi mümkün değil midir? Bu acizce midir?

Hiç düşündük mü aslında yaşamanın acizlik olabileceğini?
Kaçımız bilinmeyen bir boyuta geçmeye cesaret edebilir ? (Bırakalım boyut değiştirmeyi, tek başına şehir değiştirmeye cesaret edemeyen insanlar yaşıyor aramızda ! hangi acizlikten, kime göre acizlikten bahsediyoruz :))) !!!

Farzedelim intihar kararı aldınız. (Farzederken bile hoşunuza gitmiyor değil mi:) Bu kararı gerçekleştireceğiniz anda aklınızdan neler geçecektir? İlk önce acaba acı çekecek miyim? (insanoğlu ölüme giderken bile egoist ve bencildir çünkü, kendini düşünür) Acı çekme düşüncesinin sonunda, dünyevi düşünceler yerini alır…
-Ben öldükten sonra eşim başkasıyla evlenir mi?
-Çocuklarım beni aciz biri gibi hatırlar mı?
-Kızım erkek arkadaşıyla öpüşür mü? Eve kaçta gelmeye başlar kimbilir?
-Bankadaki paraları harcayamadan gitmek?
-İş arkadaşlarım arkamdan kimbilir neler der…
-Köpeğimi sokağa atarlar mı acaba?
-Keşke o görmek istediğim ülkelere de gidebilseydim…
Ve daha milyarlarca dünyevi düşünce… insan bunlara bir cevap bulamadığı ve bunları ölümünden sonra yönlendirme gücünü kendinde bulamadığı için intihara cesaret edemez. Elbet birgün ölecektir bunu bilir. Ama öleceği güne kadar bunları ve hayata dair binlerce gereksizliği çözümlendirebilecek olma isteği gibi imkansızca bi kısırdöngüye kapılır gider. İşte bu yüzden bir çoğumuz “acizlik” diye adlandırdığımız intiharı aklımıza bile getirmez,  gerçek acizlik olan hayatın içindeki kısırdöngüde, her tarafımız kırışıp, hasta yataklarımızda inleyerek kalbimiz duruncaya dek yaşamayı tercih eder,  bunu "huzurlu vadeli ölüm" diye tanımlandırıp, altımıza işeyerek ölmeyi marifet biliriz. Ölüm kararını tekelinde tutan insanlara da kaba tabirle bok atarız ! Ölümün yaşı ve sırası olduğuna inanırız. "Allah sıralı ölüm versin" diye dualar ederiz. (Neyin sırasıysa bu...) Biri öksürür tıksırır, hemen "çok yaşa" deriz.  Aramızda hala yaşamakta olanları över, “dirayetli insan” diye yüceltiriz. Hele bu insan sıkıntılı bir hayat yaşıyor ve hala da nefes alıp veriyorsa iyice yüceltir, kendisini acılara göğüs germiş başı arşa ermiş filozof adayı olarak benimseriz. Öldürmeyen acı güçlendiriyor ya hani, güçlenmeyi dünyada daha uzun süre kalabilmek olarak algılarız.

Ben intiharı düşündüm mü?
Hiç düşünmedim.
Bunları intiharı hiç düşünmemiş biri olarak yazabiliyorum.
Hiç düşünmemiş olacak kadar aciz miyim peki?
Ölüm kararı almak (boyut değiştirme kararı almak) fazla düşünülecek bir şey değildir. ben yukarıda saydığım dünyevi değerleri de düşünmeyen biriyim zaten. Bana sorsalar kimse de fazla düşünmesin derim. 

Eğer garantisi olsaydı, öldüğünüzde çok sevdiğiniz ve özlediğiniz hayata-kişilere kavuşacağınızın? Köprülerde atlamak için sıra oluşturan insan kuyrukları görürdük muhtemelen. ölüm yolculuğuna çıkmanıza uygun ilaçların satışları artardı eczanelerde. 
İşte cevap bu kadar basit. 
İnsan bilinmeyenden kaçar.
Garanticidir ! Bencildir !

Bu yazıyı okuyan ve yakın-uzak çevresinde intihara teşebbüs etmiş kişileri tanıyanlarınız mutlaka vardır… Onlara bir de bu açıdan bakın. Ölüm kararı sadece bir şeyleri bitirmek, sıkıntıları sonlandırmak veya birşeylere “dayanamadığı için” başka boyuta gidiş kararı almak değildir.
İntihar kararı gayet bilinçli, sakin koşullarda da verilebilir.
Yeni bir eve taşınırken, yeni bir yaşa girerken, aşık olup evlenirken,  iş değiştirip terfi ederken  ve bunlar gibi hayatında yeni kararlar alırken tebrik edilen alkışlanan insanoğlunun, ölüm kararı aldığında basite indirgenmesi, ayıplanması ve “intihar edeni Allah bile affetmez cehennemde yanar” şeklinde dinsel açıdan bile yargılanması doğru mudur?

Peki yaşam affedecek mi bizleri?
Hala yaşıyorsak bu işte bir acizlik olabilir.


Lütfen intihara (ölüm hakkına) saygı…

16 Haziran 2016 Perşembe

bu köy benim babam oldu...




Bazı şeyler unutulup gitmesin diye yazmak ve paylaşmak istiyor insan.
İşte en zoru da o an yazacak anlatacak ve unutulsun istemediğin onca şey varken hiçbişey yazamamak.
Hissettiklerimi anlatacak tek kelime yazamıyorken oysa,
o boşluk duygusunu sayfalarca tarif edebilirim.





Şu an bunları sana, mutfaktaki yemek masana oturmuş yazıyorum.
-masamıza- demeliyim çünkü böylesini daha çok severdin sen. Etrafımda, pişirip yarım bırakıp gittiğin yemekler var. Komposto yapmışsın. İlk kez yaprak sarmışsın. Yeni aldığın çay fincanların, cuma pazarından aldığın sivri biberler var tezgahta...bir de kirli bulaşıkların. En net gördüğüm şeyler bunlar şu an. Gerisi oldukça bulanık... Gerisi kalabalık.insanlar.başsağlığı dileyenler.ağlayanlar... Ama onlar ilk saydığım şeyler kadar net değil. Çünkü sen biberleri hatırlamamı isterdin.
sivri biberleri ne kadar sevdiğini...

Şu an bunları sana, her sabah kahvaltı yapıp ıhlamur ağacını izlediğin terasta yazıyorum. Karşımda yeni ektiğin çiçekler var. Toprağı henüz ıslak olanlar var, yeni su vermişsin. Sağda kapının yanında ayakkabıların duruyor. İpte kuruması için astığın bezler. Rüzgar çanı...Bahçeye bıraktığın motorun da ön lastiğini seçebiliyorum ancak ağaçların arasından... En net görebildiğim bunlar. Gerisi bulanık ve kalabalık. Eve girip çıkan insanlar. Bir de polislerin bağladığı kaza yeri bandı. Ama hiçbiri ilk saydıklarım kadar net değil. Hiçbiri bana her gün ne kadar büyüdüğünü anlattığın, filizlenince sevinip fotoğraflarını yolladığın gece sefaları kadar net değil...onları bu sabah ben suladım.


 
 


Kızmalı mıyım sana? Daha yaşanacak çok yıllarımız olabilecekken erkenden gittiğin için. Kalmak adına hiçbişey yapmadığın için. Oysa hep alıştırmıştın. Her gemiyle sefere gidişinde ağlar üzülürdüm. Benim kaç kez babam öldü saymadım.
Sonra da sevinirdim çocuk kafasıyla. Gelirken bana hangi ülkeden ne getirecek diye... Şimdi hangi ülkeden ne getireceksin. Yine sevineyim mi? Her seferinde döndün bunda da dönersin diye umuyorum. Eli boş gel hiç sorun değil.


 


İnsan 5 yaşının altında kalan hayatından pek bişey hatırlamıyor.
Ben Hint okyanusunu hatırlıyorum. Atlas okyanusunu da biraz. Geminin en önüne, paslı demirlere tırmanıp etrafa baktığımda okyanusla gökyüzünün birleşen sonsuzluğunu hatırlıyorum. Şu an senin yanımda olmayışının boşluğunu böyle tarif edebilirim.

çok sevdiğin bu köyün çarşı meydanından yazıyorum bunları sana. Sela okunuyor camiden. Adını söylüyorlar. "Emekli öğretmen Fazıla ve Mehmet Tuncer'in oğlu Necdet Tuncer vefat etmiştir" diyor ses...Ne dediğini biliyor mu bu adam? Vefat etmeyi ne sanıyorsunuz siz diye bağırmak istiyorum. Yaşamayı ya da ölmeyi nasıl öğrettiler size! Neden avaz avaz ölümü haykırıyorsun be adam ? !
"Babam ölmüş !" diye yankılanıyor içimde ses. "Necdet Tuncer ölmüş !" Adını hiç böyle duymamıştım. Bu yabancı sesten nefret ediyorum, koşuyorum olduğum yerde. İnsan durduğu yerde bu kadar hızlı koşabilir mi. Koşuyor işte. Kendinden ve herşeyden kaçabilmek için. Ne kadar uzağa gitsem de duyuyorum sesi. Sağır olmayı ister mi insan. isteyebiliyor.

Eğer vaktinde gelebilmiş olsaydım yanına, beni motorla götürüp, fotoğraf çekmem için gezdirmeyi planladığın yerleri komşu bir teyzeden öğrendim az önce...
Hep gelmemi istediğin evdeyim şimdi. Sen varken burada olamadığım için zamanı suçluyorum. Hayatı suçluyorum. Beş para etmez bi maaş için çalışmak zorunda oluşumu suçluyorum. Özgürlüğüme bu kadar düşkün oluşumu suçluyorum. Önceliklerimizi suçluyorum. Suçlayacak yer arıyorum. Taşı toprağı, otu böceği bile suçlayacağım neredeyse. Nedense sadece kendimi suçlamıyorum. Sen erkenden gittiğin için ne kadar suçluysan ben de sana şu sigarayı bıraktıramadığım için o kadar suçluyum. suçlarımız birleşince birlikte yaşanacak yıllarımızdan olduk bak. Ne kadar zavallıyız biz insanlar...

Senle ilgili anlatacak ne çok şey varmış meğer. Hiç büyümeyen 62 yaşındaki çocukluğundan söz etsem sayfalar dolar. Uzun beyaz saçlarından, saat ve kalem koleksiyonundan, korsanları gemiden nasıl da cesurca uzaklaştırdığından, hukuk fakültesine girmeye hazırlandığından...
"Bekle bak sınavı kazanıp bir mezun olayım, seni iş hayatında haksızlığa uğratan herkesin hesabını sorucam ben adaletten" demiştin.
Bir babanın varlığı en büyük adaletti belki de...


Bunları sana ilk kez beraber çıktığımız Asar dağının tepesindeki kale duvarının kenarına oturmuş yazıyorum. Sen burada hala 35 yaşlarındasın. Bu yükseklikten bakıldığında herşey masal gibi görünüyor. Hayatını kaybettiğin hastane, evimiz, şu an uyuduğun yer. Hepsi oyuncak bir maket gibi. Parmağımla ölçüyorum aralarındaki mesafeyi. Bu kadar yüksekte tanrı gibiyim işte. Seslensem kalkıp evine dönmek zorundasın. Sesleniyorum ve tanrısallaşmışlığım, uyanmayışının altında ezilip gidiyor.


video


Bunları sana, senin cenazendeki kalabalığın içinden yazıyorum. Ağlayan yüzlere bakıyorum. Hangisinin kalbinin ne kadar acıdığını anlamaya çalışıyorum ifadelerinden. Kendi acıma bi arkadaş, bi eş arıyorum. Arkadaşsız kalıyorum. Eşimi orada kaybediyorum annem gibi.
İçinde yattığın tabut ufacık görünüyor gözüme. Kibrit kutusuna benzetiyorum. Masallardaki devlerin tabutu gibi devasa birşey bekliyorum oysa babamı taşıması için. Yanılıyorum. ölüm tüm insanları küçültüyor.

Sen neredeyse dünyanın bütün ülkelerini, bütün güzel limanlarını gezmiş görmüş olan Necdet kaptan, en çok bu ufak 3 dağ arasında kalmış kurak köyü sevdin... Artık sonsuza dek buradasın. O kadar gelip gitmişliğim var buraya ama hiçbirinde, şu an olduğu gibi sonsuza dek burada kalmak istememiştim. Artık senin buraya tamamiyle dahil oluşundan sanırım. Çok sevdiğin bu köy benim babam mı oldu şimdi ?

11 Haziran 2016’ya…
Konya / Bozkır


...yol bazen insanları ne birleştiriyor, ne ayırıyor..
sadece bütünleştiriyor...


video


      

     

Ve hayatımda gördüğüm en hüzünlü kareyi fotoğrafladım ben az önce. Pencereleri kapatılmış, eşyaları toparlanmış, kapıları kilitlenmiş, senin  tek başına yaptığın ve senin artık içinde olmadığın o ev… hayatımın yarım kalan evleri...


 
 







27 Ocak 2016 Çarşamba

Türkiye'de kadın olmaya çalışmak...



Çok değil bundan 5 veya 6 ay kadar önce, Polonezköy'den bir fotoğraf çekiminden dönüyordum ve gece 2-3 civarı Mecidiyeköy'e ulaşabilmek için Uzunçayır metrobüs durağından metrobüse binmek zorunda kaldım. Metrobüse ulaşana kadar 1 kişinin bile olmadığı altgeçitte adamın teki peşime takıldı. Yol sorma bahanesiyle konuşmaya çalıştı, amacını anlayıp "bilmiyorum, ilerde güvenlik görevlisine sorun" dedim ve kendisine yüz vermeyince de mırıldanıp sözle taciz etmeye çalışarak, labirent gibi dolambaçlı bitmek bilmeyen Uzunçayır köprü ve altgeçidi boyunca uzun süre takip etti beni. Tam turnikelere geldiğimizde, "bak güvenlik falan yok başbaşayız yalnızız" deme cesaretinde bulundu. Yanıma iyice yaklaştı, turnikeden atlayıp koşarak yukarıda bekleyen birkaç kişinin yanına gittim. 

Diyeceğim şudur ki;
1-orada ne işim vardı? 2 kuruş kazanmak için 12 saat boyunca çekim yapmıştım, yorgunluktan gebermiş evime dönüyordum.
2-üzerimde ne mini etek ne de tahrik edici bir kıyafet vardı.


2 gündür gündemde bulunan olay o gün orada benim de başıma gelebilirdi. Tecavüze uğrayabilirdim. Adam bıçaklayıp sırtımda taşıdığım milyarlık ekipmanı da alıp kaçabilirdi. Ölebilirdim. Sakat kalabilirdim...Elimde kafasına patlatmak üzere sıkıca tuttuğum kendimi savunacak uyduruk bir şemsiye vardı yalnızca. Başıma birşey gelse muhtemelen o kızın o saatte orada ne işi var denilirdi arkamdan, atılıp tutulurdu. Benim için atılıp tutulurken, yüzlerce kadın cinayete kurban gidiyor olurdu veya taciz edilmeye, tecavüze uğramaya devam ediyor olurdu o dakikalarda.. Ve yine o dakikalarda kimsenin aklına gelmezdi "o adam o saatte orada ne yapıyordu" demek.

İşim dolayısıyla gecenin 3 ünde bir bayan olarak sokaklarda çok fazla işim oluyor ve olmaya da devam edecek. Bu tip ruh hastalarının içinden geçerek evime gitmeye çalışmak zorunda kalacağım yine. Kaldı ki bir bayan olarak iş değil, eğlence amaçlı da sokakta bulunabilirim "o saatlerde". Bir erkeğin! sapkınlığından, cinsel açlığından korunabilmek için yanımda yine bir erkek barındırmak zorunda değilim her daim. Ben bireyim, insanım, kadınım...tek başıma her saat sokakta yürüyebilmeliyim. Elimdeki şemsiyeyi savunma aracı olsun diye korkuyla sıkmak zorunda kalmadan...İnsan olmayı becerememiş, yaşam süreci boyunca azıcık sa olsa evrilememiş mahlukatların, nereye sokacaklarını şaşırdıkları aletlerinin hedefi olmaktan korkuyla kaçarak yaşamak zorunda değilim.

Biz şu an yaşamakta olan kadınlar! Bu ülkede hala yaşıyor oluşumuz, 2 gün önce tecavüze uğrayan 19 yaşındaki kızdan birazcık daha şanslı olduğumuz içindir yalnızca...şanslıyız ama daha ne kadar şanslı olacağımızı ve yaşayacağımızı bilmeden...

Korkarım bu ülkede sessiz kalmak için de sesimizi yükseltmek için de çok geç..ne yazık ki...

30 Aralık 2015 Çarşamba

2016'da bir canlıyı sevmeyi deneyin...

lütfen sokak hayvanlarını unutmayın... şu soğuk havalar geçene kadar apartmanlarınızın içine, evlerinizin balkonuna, dükkanlarınıza, iş hanlarına, pasajlara misafir edin.. Şişli ve Kadıköy belediyesi gibi birçok belediye de bu konuda yardımda bulunup kedi evleri dağıtmakta. Yaşadığınız belediyeye telefon ederek bunları ne şekilde temin edebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Hatta kendiniz bile yapabilirsiniz hiç de zor değil. Soğuklarda yiyecek bulamayan evsiz hayvanlar için ıslanmayacak yerlere, kenara köşeye yiyecek bırakmayı unutmayın. Marketlerde paketi 1 tl.ye bile satılan mamalar var. Bayat ekmeklerinizi ufalayıp pencere kenarına koyarak, birçok kuşun soğukta yiyecek bulamayıp açlıktan ölmesine engel olabilirsiniz. İşletme-restoran-şirket sahipleri, hergün artıp çöpe dökülen yiyecekleri uygun bir yere bırakarak birkaç hayatın kışı daha kolay atlatmasına sebep olabilirsiniz. Hiçbirşey yapmıyorsanız bile lütfen zarar vermeyin, yapanlara engel olmayın. Sokaklarda yaşamını sürdürmeye çalışan hayatlar için hazırlanan evlerini, kutuları, su ve mama kaplarını toplayıp çöpe atmayın. " Bunca aç insan varken neden hayvanlarla uğraşayım, hayvandan önce insan gelir," sıralaması yapmayın. Sürdürülen bir hayatı kategorize etmek sizlerin hakkı değil. İmkanlarınız kime yardım etmeye yetiyorsa ona edin...

yardım ettiğiniz karnını doyurduğunuz bir sokak köpeğinin gözlerine bakmayı deneyin...
apartmanınıza misafir ettiğiniz bir kedinin sıcaklığını hissedin...
pencerenize bıraktığınız ekmekleri yiyerek hayatta kalan bir kuşun size teşekkür eden sesini duyun.

bir canlıyı sevmeyi deneyin bu yıl...
herkese mutlu yıllar...

10 Kasım 2015 Salı

Avm'lerin gölgesinde İstiklal'i özlemek.

yıl 98'ler...2000'ler...Lc Waikiki'nin, Mango'nun Terkos pasajının şerefini yerle bir etmediği yıllardı.
o zamanlar okuldan çıkar, Şişhane'de bir prodüksiyon şirketine belgesel kurgusu yapmaya giderdim. iş çıkışı İstiklal'de yürümek, denk gelirsek bikaç arkadaşla 2 bira içmek mutluluk verirdi. dönüş yolunda Emek sinemasının sokağına girer tezgahları karıştırır mutlaka 1-2 yüzük alırdık. gümüş de pahalı değildi zaten. avm diye birşey yoktu. varsa da Bakırköy'deki Galeria'dan ibaretti. oraya da ancak zenginler gider buz pateni yapar diye bilirdik. işin en güzel yanı da biz İstiklal'de ağaçları hatırlayan son nesiliz. yorulunca ağaçları çevreleyen demir parmaklıklara oturmayı alışkanlık edinmiş son nesil...düşündüm de, kalemle kaset bandı çevirmenin ne olduğunu bilmiyor olmaktan daha korkunç İstiklal'deki ağaçları görememiş olmak. 
şimdi ise İstiklal dediklerinde ayaklarım geri gidiyor. çöp yığınını andıran insan ziyanlığının kaos merkezi. 
adına üzgünüm yeni nesil... İstiklal'den geriye sizlere birşey bırakmadılar. tek avantajınız Demirören'in ücretsiz wc.lerine steril bir şekilde işemek olacak.


Gülten Akın anısına...

bu dünya üzerinde bir parça ruhu olan tüm insanlar çok değerli... Gülten Akın anısına...
*Fotoğraf: Ocak 2010 Eminönü / İstanbul



...Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım...


"Güz"
Gülten Akın

92 yaşında bir genç kız



























sanırım 3 yıl önce tam da bugündü…evden çıkıp ofise gittiğim bir sabah…

9’da ofiste olmam gerektiği ama olamadığım için koşaradım Şişli sokaklarını arşınlıyorum…ve saat 9:05…sirenler çalmaya başlıyor herkes olduğu yerde kalıyor… düşünün öyle bir güç, öyle bir sevgi ve his ki tüm ülkede herkesi olduğu yere çakabiliyor o an. ama bir kişi vardı ki orada, her 10 kasımda gözüm arıyor sanki onu. işte tam da o kişiyi anlatmak istedim size bugün…

Şişli meydanda trafik ışıklarının altında saygı duruşundayız. tam yanımda bir teyze duruyor. daha doğrusu ayakta durmaya çalışıyor. bastonuna zorla dayanmış, kolları titriyor, bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ağladığının farkedilmesinden biraz utanmış ve rahatsız ama öyle gururla bakıyor ki binalar arasında asılı duran afişteki mavi gözlü adama. hiçbir şey umursamadan yanımızdan hızla geçip gitmekte olan insanların arasında bir an göz göze geliyor gibi oluyoruz. 92 yaşlarında gencecik ruhlu bir kadın var tam yanımda. “16 yaşındaydım Ata’nın cenazesinde” diye kısacık ama hayatımda duyduğum en uzun anlamlı cümle dökülüveriyor dudaklarının arasından. yıllar yıllar öncesine gidiyorum, renkler değişiyor, kıyafetler değişiyor, biri o anda yılı sorsa 1938 diyeceğim neredeyse. sanki cenaze önümüzden geçip gidiverecek. gözlerim dolu, yerdeki bi taşa dikmiş gözlerimi anlamsızca bakıyorum. sirenler duruyor, kısa bi sessizlik ve hayat donuk bi film karesinden çıkıp karmaşa içindeki akışına devam etmeye başlıyor. kıyafetler değişiyor, renkler değişiyor, herşey bugüne dönüyor. tam önümde duruyor bi taksi. beyaz saçlarının kenarından göründüğü, başında 1930’lu 40’lı yıllardan kalma olduğunu tahmin ettiğim şapkasıyla 92 yaşında bir genç kız binip gidiyor taksiye. gözümde dünyanın en güzel kadını…

herkes yürüyor…sesler, gürültüler, kornalar, satıcılar…ben orada öyle çakılıp kalıyorum bir süre…omuzlarımda büyük bi ağırlık, asırlık bi zaman yolculuğu yapmışım sanki 1 dakikada... binalar arasında dalgalanan afişteki 2 mavi göz farkediyor yalnızca bizi.

hayatın akışından çekip çıkaramadığım, fotoğraflayamadığım belki de milyarlarca kareden yalnızca biri bu benim için. o anı dondurmaya, fotoğraflamaya gücüm yetmemiş olsa da, ne zaman geçsem Şişli meydanındaki ışıklardan, 92 yaşında bi kız çocuğu ile karşı karşıya geliyorum ve sorguluyorum bugüne ait, ne yazık ki artık bugünde kalamayan biçok şeyi…



8 Ekim 2015 Perşembe

yaralarım fotoğrafla doğaya dönmüş... II




















fotoğraf kağıdın yüzü...
kağıt ağacın ölümü...
tüm yaralarım ölü bi ağacın kusursuz parçaları şimdi..

yaralarım fotoğrafla doğaya dönmüş...

"fotoğraflarımdaki insanlar..iyi geceler size..
uyumayı seversiniz siz..sizler uyuyabilesiniz diye uyanığım ben bu saatte...
sırtınız dönükken bile, yüzünüzü görebildiğim için
ölümsüz olmanız için fotoğrafladım sizleri geçmişime.
en yakınımdayken bugün, birgün en uzağımda olacağınızı bildiğimden biraz da...
bir ol'uş ve bir öl'üş hikayesinden ibaret kıldım sizleri..

ol-makla öl-meyi ayıran sadece tek bir harfin üzerindeki iki nokta ise,
üç nokta koyup sonuma, sınırsız kılabilirim kendimi hayata...

13 Mart 2015 Cuma

fotoğraf ruhsal mazoşizmdir

...önce boyama kitaplarındaki içi renksiz boş çizimlerin "neden öyle değil de böyle" düşünceleriyle, basit sorgulamalarıyla şekillenmeye başlıyor herşey. ortada bir boyama kitabı var, bir de ne boyadığını bilmez çocuk. -ya da bilmediğini sanıp da fazlasıyla bilen...- ciddiye alınacak bir durum değil yani. ne kitap ne çocuk...

boyar geçer...denmez de,

büyür geçer...denir hep...

çocuk..boyar..renkli zanneder herşeyi...çocuk büyür..ve geçmez.

çizgiler başlar ardından. şimdi herşey daha kişisel ve daha siyah. çocuk "insan" a dönüşür.
çizgilerin içi daha dolu. çizmek yetmez. hayal kurar insan. tehlike orada başlar işte.

düşlemeye başlamak, düşmeye başlamak demektir. düşerken anlara tutunmak. uçurumdan düşerken kayalara, etinizi yırtan ağaç dallarına çarpa çarpa alçalmak gibi. dibi olmayan bir atlayış bu. etinizin yırtılmasının zevk verdiği bir atlayış. niye düştüm demez insan.nereye düşüyorum da demez. anı yakalayabiliyorsa, anı yaşıyor demektir.

evet fotoğraf etinizi yırtan bir kaya parçası ya da ağaç dalı gibidir artık siz düşerken. ağırlığınız ne kadarsa o kadar hızla düşüyorsunuz aşağıya. bu dünyasal bir alçalma değil ama. dikey süreçle ilerleyen bi film gibi. başladı bitmiyor. bitsin de istemiyor zaten insan.
deklanşöre basıyor... boyama kitabı artık bir vizörün ardından şekilleniyor.

mutlu oluyor insan

acı çekiyor insan

mutlu olmayı sevmiyor insan

fotoğraf çekiyor insan

fotoğraf ruhsal mazoşizmdir. bilirsin ki seni en mutlu eden şey hiçbir zaman tam olarak yetmeyecek.
bugün kaç kare çektiniz?
acılarınız hangi açıda ve yeterince net mi ?

25 Şubat 2015 Çarşamba

karınca III

tam 1 yıl olmuş ben şu mukaddes karınca ile tanışalı. o günden beri evimde hiç karınca görmedim. düşüncelerimden korkup kaçtı belli ki. tüm gelmiş gelecek sülalesini de toplayarak hem de. insana olan güvensizliğinden gitmiştir. doğuştan bir güvensizlik ceketi dikiliyor üstümüze. giy ya da giyme. o ceket senin !

17 Kasım 2014 Pazartesi

yepyeni

şimdi yeni yaşa girdik ve ilk sabah ya bu sabah...insan psikolojik olarak yenilenmiş gibi hissediyor hani..ne yapmalı bilemedim. eskiden olsa sanırım oturup uzunca duygusallığın ve bunalımın dibine vuran bir yazı yazardım...ardından peşi sıra gelen siyah-beyaz fotoğraflar çekerdim...fotoğrafları büyük ihtimal paylaşır, yazdığım yazıyı da kendime saklardım...

bi çay koydum içiyorum şimdi. en güzeli. umutlu olmak lazım diyorum, umutlu olmak için al işte bi sebep daha. yenilenmiş ve sıfırlanmış bi tarih. tarihler ne yapsın gerçi önemli olan kafanın ve kalbinin içindekiler... ben onları da boşaltmaya karar verdim bu sene. kafamın içi baya doluydu, yakın dostlarım bilir. kalbimin içi de mezarlığa dönmüştü. hayatımdan geçen kimseyi "öylesine" hayatıma almış değilim çünkü. en "öylesine" olan insanı bile !

herkes yolcu bugün içimden... kalanlar zaten kendini biliyor ve hissediyor eminim.

kalbi ve kafası bomboş bi insanım bu sabah... ve yeni yıldan tek dileğim ruhu olmayan insanlara artık ruhumu açmamak. kayıplarımın (ama sonu gelmeyen büyümemin de aynı zamanda) sebebi bu... artık başarırım diye umuyorum...zor bir yıl oldu çünkü. atlatabileceğim her türlü zorluğu atlattım.  ve şu an yine gülümseyebiliyorsam hala, geride bıraktığım herkesin herşeyin teşekkürü hakettiğindendir.

bugün geride bıraktığım herkese,herşeye "hoşçakal...."

hayatıma gelecek yeni güzelliklere, yeni insanlara ve beni biraz daha büyütecek üzüntülere "merhaba..."

11 Kasım 2014 Salı

artık hiçbir koyun kendi bacağından asılmıyor !

günlerdir gazeteye, televizyona, sosyal medyaya nereye baksam gördüğüm tek şey "mavi tık". ve günlerdir üzerini koskoca kırmızı bir çarpı ile çizip, ortadan kaldırmayı dilediğim diğer sanal trajikomik mevzulardan biri oldu kendisi... 50 yaşına gelmiş, 50 yıldır dimdik duran çocuk sahibi adam bile hayatına giren mavi tık ile yıkılmış durumda...yılların yıkamadığını mavi tıkın yıktığı bir bünye... ne ara bu kadar sanal olduk, hangi ara kendimiz bile farkında olmadan bu kadar yalana sığındırdık varlığımızı kavrayamıyorum gerçekten. kavramaya başladığım an delirmeye başladığım an olur büyük ihtimal...bi süre daha iyiyim böyle. birinin karşısına geçip de "evet mesajını aldım ama meşguldüm cevap veremedim-cevap vermek istemedim-canım cevaplamak istemedi" demek ne zamandan beri bu kadar zor bir hal aldı? her alanda özgüveni tavanda olan insanoğlu neden iş mesaja gelince bu kadar ezilip büzülüyor. kolay değil delirmeden bunları kavramak. mesajın kaçta okunup okunmadığını kontrol etmekten, kafasını telefondan kaldırmaya fırsat bulamayan ve tek bir mavi tıkla hayatı başına yıkılabilecek kadar çürük zeminli hastalıklı bir nesilin içinde boşlukta dönüp duruyoruz kendi duvarlarımıza çarpa çarpa. sırf duvarımızın dışındaki sanallığa bulaşmamak adına yükseltiyoruz hergün duvarların boyutunu...bu yüzden ne kadar çok "yalnızım" kelimesi duyuyorum etraftan. herkes yalnız... kalabalık ciddi ve korkunç boyutta. şu ana kadar bu kadar yalnız insanı birarada görmemiştir bu kara parçası olacak küre...diyorum hep. ve ne acıdır ki herkes kendi "kazmadığı" kuyunun içinde...artık hiçbir koyun kendi bacağından asılmıyor! insan kendi ördüğü duvarın dibinde kurtarılmayı bekleyen bi enkaz gibi. zamana ayak uydurabilenin kendini kandırma aracı olup çıkıyor sanallık. telefona gelen "özledim" kelimesini birinin gözlerine bakarak duymak nedir bilemeyen bir enkazla doluyor etrafım. birbirine seni seviyorum diyemeyecek kadar olgun ve gururlu, ama bunu ancak yazabilmeyi becerebilecek kadar da yoğunuz. -bunu da yapamayan var ki o daha vahim- karşısındakinin göğüslerine bacaklarına bakmaktan, cebindeki cüzdanın kalınlığına bakmaktan, gözlerinin içine, yüzüne, düşüncelerine bakabilmeyi unutmuş mavi tık kafası yaşayan bir insan topluluğunun içinde yalnız kalmayı tercih eden taraftayız artık. hiçbişeyin kafasına benzemiyor bu mavi tık kafası. uyuşturucu satışını ve kullanımını yasaklayan bi toplumun, daha tehlikelisini ve içinden çıkılacak türde olmayanını, kendi elleriyle hayatımızın içine ittiği bir hayat...ayılmak mümkün değil ! bugün mavi yarın yeşil, bir sonraki gün sarı... yaşayacağın çok renkli kafalar var daha insanoğlu. ben bunları görüp yaşadıkça, duydukça ve uzaktan da olsa izledikçe, bugün yeniden ve birkez daha, yalnız ama sanal olmayan hayatımda mutlu bir iş gününe başlıyorum...

13 Ekim 2014 Pazartesi

aynı kalan değişim

şimdi hani günler değişiyor..zaman değişiyor..şehirler değişiyor...etrafımızdaki insanlar değişiyor...kalabalıklar,sohbetler,dostlar değişiyor..kaldığımız evler,uyuduğumuz uyandığımız yataklar değişiyor...baktığımız gözler,tanıyamadığımız yüzler değişiyor...sarılamayıp uyuduğumuz yabancılar değişiyor...ama özlediğimiz hep aynı...unutamadıklarımız hep aynı...konuştuklarımız değişiyor,sustuğumuz hep aynı. ne olacak bu işin sonu...

8 Ekim 2014 Çarşamba

gerçek?

"gerçeği arayış"ımın bittiği noktadayım. isterdim ki var olsun biryerlerde ve ben onu gerekirse sonsuza dek arayayım. madem böyle bir kelime var  ve her dilde bir çevirisi var o zaman neden içi bu kadar boş. arayıp da bulabileceğim bi gerçek olmayışından, gerçeksizlikte yaşamaya alışmış bedenlerin ördüğü etten duvarlar arasında ölüyorum.

24 Eylül 2014 Çarşamba

"bi dost"a mektup...

ameliyattan çıkmış, korkunç acılar içinde kıvranan bir hastanın delirmiş ama mantığa sığan acılarını düşün dostum. ilaç tedavisi görmeyi bedeni ve beyni reddeden bir hastanın. ağrı kesicilerin fayda etmediği bir bedeni ve sahip olduğu sonsuz ağrıları düşün. hisset. uykularından uyan,uykuyu unut dostum.uykusuzluğu hisset. ağrı uyuyamadığında daha çok etkisini gösterir çünkü. zamanı izle. adımlarını zamana göm. hiçbirşeyi unutamadığını ama alışmaya başladığını göreceksin. unutma ama alış ! bunun, alışamayıp unutmaktan daha kötü olmadığını bil. taşıdığın acıyı hayat boyu hatırlayacak ama birsüre sonra hissetmeyecek olduğunu bilmek kadar güzeli yoktur. zırh gibi kapla bununla üzerini. aklını zamana göm. kurtların ölü bir bedeni nasıl da kemirdiğini ve kemikleri nasıl da milyarlarca yıllık sonsuz bir özgürlüğe kavuşturduğunu düşün. zamanı düşün. tarihin savunmasızca önüne serdiği limitsiz yaşamı düşün. bir kelebek ve bir kaplumbağaya biçilmiş hayat sürecinin dengesizliğini düşün..savaşları düşün. ölümün yaşamla birleştiği kara deliği düşün. en siyahtan en beyaza bak. hiçbir tonunu atlama. ağrıyı ölümcül hale getiren o mikrop kapmış irinli kanayan yaranın yavaş yavaş nasıl ufalıp da etin içerisinde kaybolduğunu düşün. sen hiç dokunmadığın halde hem de. ağrının nasıl da yaranın etrafına doğru çekilip bedenini terk ettiğini, kabuğun derini nasıl da örtmeye başladığını düşün. uyuma, nefes alma, sadece gözlemle bunu. iyileşiyor olmanı izle. yara kabuğa dönüşürken sayfaları oku...yolları yürü..zamana inan. en verimli dönemidir bu insanlığının. kabullenemeyecek olmayı kabullen. düşlediğin zaman geldiğinde, o inanılmaz ve kutsal acının bıraktığı yara iziyle yataktan kalkıp yere nasıl güçlü basacağını düşün. yere akacak kanların olacak ruhundan süzülen. kısmen pıhtılaşmış,kısmen tamamiyle bedenini terkedecek kadar sıvı... kendi kan gölünün içine basarak hayata yürümek gibisi yoktur dostum. deliliğini al yanına. ölümcül acıları akıttığın, seni hayata bağlı kılan o dağınık yatağa dönüp bakma, ama o yatağı da asla unutma! bunu gerçekten düşün dostum…"

7 Ağustos 2014 Perşembe

hiçbişey

eğer yalnızsanız bi kitap alın.
eğer yalnızsanız sokaktaki bir hayvanı okşayın.
eğer yalnızsanız gidilecek yerleriniz ve bi valiziniz olsun.
gerekirse içinde hiçbişey...


6 Ağustos 2014 Çarşamba

s-o-r-u

sürekli kaçıp gitmek istiyorum...sürekli gitmeyi istemek, aslında hiçbir yerde olmayı istememek...

birini seviyorum.sonra onun gidebilme ihtimali olan heryeri de seviyorum.böylece tüm dünyayı sevmiş oluyorum...gidiyor...bütün dünyayı sevdiğim bir yer haline getirerek...
sevmek bu olmalı olacaksa...

son zamanlarda..son günlerde hatta son aylarda farkettiğim bişey var. insanlar ne kadar çok soru soruyorlar birbirlerine..kendileri hakkında, hayat hakkında,kaygıları hakkında,korkuları hakkında,telaşları hakkında,beklentileri hakkında,izledikleri filmler hakkında,okumaya üşendikleri kitaplar hakkında...

son zamanlarda..son günlerde hatta son aylarda farkettiğim bişey var.ben hiç soru sormuyorum...kimseye.

biri çıkıyor karşıma mesela,tanıyorum...benimsiyorum,seviyorum. sormuyorum kimsin diye. "birisi" işte...ne önemi var. kim olduğunu bilmem daha kalıcı kılmayacak onu hayatımda...
biri ölüyor...neden ölmüş? diye sormuyorum. "ölmüş işte..." neden öldüğünü bilmek daha ölümsüz kılmayacak onu bu dünyada...
bişeyimi kaybediyorum mesela...aramıyorum. "nasılsa benim değildi sonsuza dek....
biri çıkıyor hayatımdan aniden. arkadaş, eş, dost, sevgili...neden diye sormuyorum. artık olmayan bişeyin neden önemi ve cevabı olsun ki...
sorular varsa, sorgulanmaya değmeyen bi hayat var demektir...
neden bu kadar çok soru soruluyor. sorular sormaktan hissetmeye vaktiniz bile kalmıyor.
sorduklarınızın cevabını da alamıyorsunuz ki.
neyin önemi var ki bu kadar hevesle bilmek istiyorsunuz.
şu an kaçımızın hayatında kalıcı tek birşey var?
"var" diyebilen hayalperestler...bize düş kurmayı öğretin...
düşlemeyi özlüyoruz bazen düşmekten...
soru sormayın artık...yaşayın gitsin...